DENKLEŞTİRİCİ ADALET, SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME, TAZMİNAT

YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu 2000/13-1729 E.N , 2001/32 K.N.

 

İlgili Kavramlar

 

DENKLEŞTİRİCİ ADALET

SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME

TAZMİNAT

 

İçtihat Metni

 

Taraflar arasındaki  "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli Asliye 3.Hukuk Mahkemesi'nce  davanın kısmen kabulüne  dair verilen 28.3.1999 gün ve 6-636  sayılı kararın incelenmesi  taraf vekilleri  tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  13.Hukuk Dairesi'nin  25.1.2000 gün ve 1999/10202 E.2000/193 K.  sayılı ilamiyle; 

 

(... Davacı davalı Orhan ve eşi Fatma İbil'in Denizli 2.Bölge Korucuk Köyü Arapkaçıran mevkiinde kain olup 253 P.sayısı ile adlarına kayıtlı bulunan taşınmazı özel parselasyon ile 14 parsele böldüklerini, bunlardan 2,3,12,13 ve 14 nolu parselleri 18.3.1992 tarihli harici sözleşme ile kendisine sattıklarını 2 ve 3 nolu  parsellerin tapularını verdiklerini, ihtarname keşide etmesine rağmen diğer parselleri vermediklerinden 505 m2 miktarındaki taşınmazların rayiç değeri olan 2.525.000.000 TL.nın faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

 

Davalılar davanın zamanaşımına uğradığını esas yönden de davanın reddi gerektiğini, davacının ödediği bedelin 57.565.000 TL. olup birikmiş faizi ile birlikte 189.964.500 TL.talep edebileceğini zamanaşımı nedeniyle ve esas yönden davanın reddini dilemişlerdir.

 

Mahkemece, 189.964.500 TL. alacağın tahsiline, fazla istemin reddine karar verilmiş hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.

 

1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların tüm, davacının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

           

2-Davacı, davalılardan satın aldığını ileri sürdüğü 2,3,12,13 ve 14 nolu  özel parsellerden teslim edilmeyen ve tapusu verilmeyen 12,13, ve 14 nolu parsellerin rayiç bedellerini talep etmiş mahkemece tüm, satış bedellinin faizi  ile birlikte tahsiline karar verilmiştir. "Kanunu Medeni ile Muayyen hükümler mahfuz olmak üzere hakim her iki tarafın iddia ve müdafaalarıyla mukayyet olup ondan fazlasına veya başka bir şeye hüküm veremez" (HUMK.mad.74)

           

Davada çözümlenmesi gereken uyuşmazlığın haricen satın alınan tapulu taşınmazın tapusunun verilmemesi nedeniyle uğranılan zararın istenip istenemeyeceği ve bu zararın kapsamının ne olduğudur. Bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak taraflara, bu maddi vakıaları nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hakimin görevidir. (HUMK.madde 75)

           

Somut olayda taraflar arasındaki satıma konu taşınmazın tapulu olduğu yönünde uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davada dayanılan 18.3.1992 tarihli sözleşme resmi biçimde yapılmadığından geçersizdir.  (MK. Md.634, BK.213, T.Kanunu Md. 26) o nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz.  Bu durumda davacı, bu geçersiz sözleşme nedeniyle davalıya verdiğini, ancak  haksız iktisap kuralları nedeniyle geri isteyebilir. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tesbitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret görülmüştür.

           

Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi  "denkleştirici  adalet" düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet  ilkesi  ise, haklı bir sebep  olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve bu gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.

           

İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tesbit ve hesaplanmasında, öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda  öğretideki bu ayrık   düşünceleri,  kısaca "fakirleşme kadar olmalıdır"  veya "fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o olmalıdır"  veyahut ihlal edilen hakkın  sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır"  şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır.

           

Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon, uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın verildiği tarihte ki  alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen  zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.

           

Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi gerçek hayatta büyük sıkıntılara tutarsızlıklara, adalete karşı varolması gereken   güvenin sarsılmasına neden  olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu toplumun adalet  saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilinceye bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek   hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur.  Nitekim, gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin  isimleri farklı  ise de varılmak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu  zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz  zararın bazı  özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK.nun 2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.

           

BK.nun 63 ve 64 maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayrım yapmıştır. Haksız zenginleşen zenginleşmeyi, kötü niyetle elden çıkarmış ise, elden çıkarmış olduğu bu zenginleşmeyi  iade tarihinde  olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu ve olumsuz zenginleşmenin tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik bir anlatımla haksız zenginleşen kötü niyetli ise elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki  zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı, zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkardığı hususu MK.nun  3.maddesi uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen elde ettiği yararın  geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu  biliyor veya bilebilecek durumda ise, iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı iade borçlusu zenginleşenin  iyi niyetli olmadığını ispat etmelidir. Ne var ki olayın özellikleri  zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise, ayrıca bu yönün ispatına gerek bulunmamalı, iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir.

           

Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilir iken denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir.  Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme, iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak  kalacak  iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken   bir hususa daha dikkat edilmelidir.  İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihinde iade kapsamını tesbitte önemli olduğu unutulmamalıdır.  Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı, zararının artmasına kendisi sebep  olacağından bu artan zararını iade borçlusundan isteyememelidir.

           

Tüm, bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında davalılar tapulu taşınmazdan toplam 842 m2 miktarındaki 5 özel parseli davacıya 18.3.1992 tarihinde satmışlar, satış bedeli olarak toplam 57.565.000 TL. almışlardır. Satış bedeli bu tarihteki alım gücü ile davalıların  mal varlığına girip kalmıştır. Davalılar tapu kayıt maliki olarak bu satışın geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişiler konumunda olduklarına göre bu durumda iktisaplarının iyi niyete dayalı bulunmadığı çok açıktır.

           

Davacı davalı tarafa 4.12.1998 tarihinde ihtarname keşide ederek tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde tapunun verilmesini veya bedelin iadesini istemiştir. Davacının tapuda ferağ verilmeyeceğini 30 günlük sürenin bitiminde, yani 3.1.1999 tarihinde öğrendiğinin kabulü gerekir.

           

Hal böyle olunca mahkemece yapılacak iş; davacının 18.3.1992 tarihinde davalılara ödemiş olduğu dava edilen 505 m2.lik kesime isabet eden bedelin, 3.1.1999 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün (değerinin ne miktar olacağı) az yukarıda   açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor da alınarak belirlemek; bu yolla belirlenecek miktara istemle de bağlı kalınarak hükmetmekten ibarettir.

 

Mahkemece, açıklanan hususlar gözetilmeksizin yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

           

TEMYİZ EDEN  : Davacı vekili

 

HUKUK GENEL KURULU KARARI

           

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 

Dava harici satım sözleşmesiyle satılan, tapulu taşınmazın ferağının verilmemesi nedeni ile rayiç değerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

 

Bir davada öne sürülen  maddi olguların hukuki değerlendirmesini yapmak,  uygulanacak yasa maddeleri bulmak ve uygulamak  hakimin doğrudan görevidir. (H.U.M.K.md.76)

 

Yanlar arasında düzenlenen 18.3.1992 günlü sözleşme  tapulu taşınmazın mülkiyetinin naklini amaçlamaktadır. Kanunun öngördüğü şekil şartına uyulmadan yapıldığı için geçerli değildir. (BK.md.11/II,  213, MK.Md.634 Tapu Kanunu Md.26, Noterlik Kanunu Md.60)

           

Yanlar verdiklerini sebepsiz zenginleşme veya Mülkiyet (İstihkak MK.md.618)  davasıyla geri isteyebilirler.

           

Davada, taşınmazın rayiç değerinin ödetilmesi (ifa menfaati) istenmiştir.

           

Oysa, sav, savunma ve toplanan delillere göre davacının ifa menfaatini isteme olanağının hukuken bulunmadığı açıktır. Ne varki çoğun  içinde azında var olacağına ilişkin mantık kuralı karşısında, davacının istemi; verdiği satış parasının reel değerinin ödetilmesi biçiminde yorumlanmalıdır.O nedenle,davanın netice-i talebi, bu doğrultuda ele alınarak çözümlenecektir.

           

Şu durum karşısında, uyuşmazlık, kanunun öngördüğü şekle uygun olarak yapılmadığı için geçersiz olan akdin; ifasından önceki olaylara dayanan ve verilen satış parasıyla vücut bulan zenginleşmenin tasfiyesinin, hukuki kapsam ve niteliğinin belirlenmesinde toplanmaktadır.

           

Daha açık bir anlatımla; haksız iktisap kurallarınca ve para ile iadenin söz konusu  olduğu durumlarda, zenginleşme tutarının nasıl ve  hangi  andaki değere göre hesaplanacağı sorununun çözümü  söz konusudur.

           

Öncelikle, davaya; doğrudan etkili olan MK.Md.2 daha sonrada, haksız iktisap ilkeleri açısından bakılması zorunludur.

           

1) Medeni Kanunun 2 nci maddesinin ikinci  fıkrasında  düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının  amacı, hakime özel ve istisnai hallerde (adalete uygun   düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır.

           

Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu ve gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu, zorunluluk hallerinde, MK.2, uygulama alanı bulur ve olağan üstü bir imkan sağlar; haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir  (Bkz. 25.1.1984 T. 1983/3 E., 1984/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı).

           

Ancak, önemlidir ki, bu kuralın taliliği (ikinciliği) de gözetilerek her soruna ona ait kanun  hükümleri uygulanması asıl olmalıdır.

           

Gerçekte de, hukukun tüm alanlarında,uygulama niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması,özellikle  çelişkili davranış yasağı, şekle aykırılığı ileri sürme hakkı içinde, bir sınır teşkil ettiği, buyurucu olması nedeni ile hakim tarafından doğrudan gözetileceği; öğreti ve uygulamada tartışmasız kabul edilmektedir. (Bkz.H.G.K.nun 2.10.1974 T.  ve 2/810-1043, 7.2.1983 T. 4/24-1276 sayılı kararları ile 5.4.1944 T. 12/26 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı)

           

Dahası, resmi biçimde yapılmayan sözleşmelerin "yok hükmünde" sayılacağı, "Borç doğurmayacağı" bundan dolayı, doğmayan bir borcun, yerine getirilmesinden de söz edilemiyeceği, o nedenle hakkın kötüye kullanılması yasağının (MK.Md.2) uygulanamıyacağı  sonucu, öğretide  terk edilmektedir. (Bkz.Medeni Hukuk Sorunları Altıncı cilt, Prof.Dr.İsmet Sungurbey İstanbul 1994 sh.345) Örneğin, olayların kendine özgü koşullarının oluşması halinde, akit öncesi sorumluluk kurallarının kıyas yoluyla geçersiz sözleşmelerde de uygulanabileceği, MK.md.2 uyarınca olumlu zararın (ifa menfaatinin), kaçırılan fırsat karşılığının istenebileceğine ilişkin yargı kararları bunlardandır.

           

Öte yandan, yargı organları, çıkarlar dengesini ve adalet duygularını gözeterek toplumun gereksinmelerini karşılamakla yükümlüdür.Maddi hukuk, her zaman  hayatın değişen sosyal akışı içinde, gelişen tüm olayları ve tüm ayrıntıları kurallaştırma gücüne de sahip değildir.

           

Toplumun, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının  çıkardığı sorunlar; çıkarlar dengesi,adalet ve  hukuk inançları ve yasaların amaçları gözetilerek sonuçlandırılması kaçınılmazdır.

           

Bu güne kadar süregelen uygulamalardan edinilen bilgilere göre, olayımızda göründüğü şekilde, geçersiz sözleşme gereğince,akdin düzenlendiği tarih itibariyle, verilen paranın aynen iadesine karar verilmesi, enflasyonist yaşam  hayatında, büyük adaletsizlikler ve sıkıntılar  yaratmıştır.

Bunun doğal sonucu, adalete güvenin sarsılacağı;  kamu vicdanın rahatsız olacağında kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Yine, davada, iade alacaklısının sözleşmenin ifa  edileceğine dair güveninin korunması yadsınamaz  bir hukuki olgudur. Yurdumuzda ekonomik  koşullar  tahminlerin  üstünde değiştiği, enflasyonist  durum hızla artarak bireylerin  hayat yükünü çekilmez düzeye çıkardığı yaşanan bir gerçektir.

           

2) Şimdi, davanın haksız iktisap kurallarınca , hukuki tahlil ve değerlendirilmesine sıra gelmiştir.İlkin belirtelimki,  haksız iktisabın temeli  hakkaniyet   esasına dayanır.  Nedensiz zenginleşmenin asli fonksiyonunu "denkleştirici adalet" oluşturur.

           

Geçersiz sözleşmelerde, taraflardan her biri diğer tarafın ifa ettiği edimi (zenginleşmeyi) iade etmekle yükümlüdür.Bu aşamada,iade yükümlülüğünün zenginleşenin mal varlığının azalmasına yol açmaması önemli bir unsurdur.Eş söyleyişle; zenginleşen; iadeden sonra, zenginleşme vuku bulmasaydı,içinde bulunacağı ekonomik durumdan daha kötü veya zararlandırılmış, fakir bir duruma düşmemesine dikkat ve özen gösterilmelidir.

           

Bu tür işlemlerde amaç; davalının edindiği çoğalma sonucu, tüm malvarlığında meydana gelen artışın iadesinden ibarettir.

           

O nedenle, zenginleşmenin kapsamını tayinde, müktesibin malvarlığında oluşan çoğalma ile azalmanın karşılaştırılması yapılmalı, böylece, kazanç ve farkın oluşturacağı sonuç, zenginleşmeyi ortaya koymalıdır. (Bkz.İlhan Ulusan, iyiniyetli sebepsiz zenginleşenin iade borcunun sınırlanması  sorunu; BK.md.63/1 İstanbul 1984 sh.34,35)

           

BK.63/F-1 deki madde metninin kötü ifadesi; zenginleşenin elinde  kalanı iade ile yükümlü olacağı anlamını taşımaktadır,yükümlülüğün kapsamını iade anında (istirdadı zamanında) mevcut duruma göre belirleyen bu anlatım yerinde değildir.Zira şeklen iade gerçekleşmiş görünmekle birlikte, gerçekte  zenginleşenin karlı, fakirleşenin zararlı çıkacağı;sonuçta adaletsizliklerle karşılaşılacağı kaçınılmazdır. Bunun ise zenginleşmenin   denkleştirici işleviyle asla bağdaşmayacağı  gün ışığı kadar açıktır.

 

Belirtilen ilkeler altında zenginleşme saptanırken;Malvarlığının, sebepsiz yere artmasına neden olan tüm ihtimal ve olgular ( en önemlisi enflasyon) ile nedensenlik bağı kurulabilen ve zenginleşenin malvarlığında değişmelere yansıyan bütün olaylar iadenin miktarını tayinde gözden kaçırılmamalıdır.Şu da varki bu işlemlerde,hakimin geniş takdir hak ve yetkisinin varlığı tartışılamaz. Borçlar Yasasının 98 maddesi yollamasıyla uygulanması gereken BK.Md.43,44.maddelerindeki,  haksız fiil tazminatında hakime büyük takdir yetkisi tanıyan kurallar, geri verme borcunun kapsamının belirlenmesinde, kıyas yoluyla uygulanmalıdır.

 

Görülüyor ki;geri  verme borcunun kapsamı, borçlunun (zenginleşenin) durumunu ağırlaştırıyorsa hakim bunu hakkaniyete uygun bir ölçüye indirebilecektir.

           

Hal böyle olunca,iadenin gerçekleştiği andaki değil iadenin talep edildiği andaki zenginleşme miktarı bu borcun kapsamını belirlemelidir. (Bkz. Ulusan adı geçen eser sh.33; Eren Borçlar Hukuku C.III. Sh.63, Feyzioğlu I.Sh.784-786; Tekinay-Akman, Burcuoğlu-Altop Sh.999; Egemen,Çelikoğlu,Kaynak Sh.294-295; Serozan,ifa,ifa engelleri, haksız zenginleşme 27. m.21) Konu bağlamında şu yönde önemlidir ki,MK.Md.3 uygulaması ile  iade alacaklısının, geçersiz sözleşmenin karşı tarafça iade edilmeyeceğini öğrendiği, bu konuda güveninin kesildiği an tesbit edilmeli, böylece iadenin talep edilmesi zamanı tayin edilmelidir.İadenin kapsamında bu zaman noktası esas alınmalıdır.Aksi halde geçersiz sözleşmenin artık ifa edilemiyeceğini bilerek iade talebinde bulunmayan, alacaklı, zararın artmasına kendisi sebep olacağından, bu artan zararını iade borçlusundan istemesi kabul edilemez (MK.Md.2). Zenginleşmenin, borç ilişkisinin  mevcut olduğu süre içinde her an değişebilir olması da önemli etkenlerdendir. Bu bakımdan denilebilirki, her olay için gerekli bir zenginleşmenin tesbitine yarayacak bir formül kurulamaz. O nedenle, hakkaniyet, denkleştirici adalet görüşlerinin yardımıyla zenginleşmenin, her davanın verilerine ve özelliklerine göre belirlenmesi gerekir.

           

Tüm açıklananların ışığında, davanın çözümünde uygulanacak yasal dayanaklar şöyle sıralanabilir.

 

Davadaki somut olayın özelliği, toplanan delil ve belgeler, sav, savunma,  öncelikle MK. 2 nci maddesi açısından ve davanın her iki yanları yönünden incelenmeli; haksız iktisabın denkleştirici adalet fonksiyonu ve işlevi ile hakkaniyet kuralları çerçevesinde, adalet sağlanırken;hakim; BK.43,44 maddelerine dayanarak takdir yetkisini kullanmalı ve zenginleşenin geri verme sonucunda, zenginleşme olmasaydı bulunacağı durumdan daha kötü duruma düşmemesi kuralının ihlal edilmemesine özen gösterilmeli, böylece, kural olarak iadenin talep edildiği andaki paranın Reel değeri tesbit edilip hükme  esas alınmalıdır.

           

Davacı davalıya gönderdiği 4.12.1998 günlü ihtarnamede tebliğ tarihinden 30 gün içinde taşınmazın tapusunun verilmesini veya satış bedelinin iadesini istemiştir.Bu durumda, davacı tapuda ferağ işleminin yapılmıyacağını, sürenin bitimi 3.1.1999 tarihinde öğrenmiş sayılır.Şu durum karşısında, davacının 18.3.1992 davalılara ödemiş olduğu, taşınmazın  505 m2 lik kesimine isabet eden satış bedelinin 3.1.1999 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücü, uzman bilirkişiler aracılığı ile belirlenmeli daha sonra, toplanan deliller az yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile hukuk kuralları altında tahlil ve münakaşa edilmeli,hasıl olacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

           

Mahkemece, özel dairenin bozmasına uyulması yerine, hukuki nitelendirmede hataya düşülerek yazılı şekilde direnme kararı  verilmesi usule ve yasaya aykırıdır.Bozma nedenidir.

           

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 7.2.2001 gününde  ikinci görüşme de  oyçokluğu ile karar verildi.

Share/Save/Bookmark